

Ordular için yapılan silâhlar düşünülürse, sanayi devriminde seri imalâtın
gerçek başlangıcının hikâyesidir. Ve, bu teknolojinin
diğer icatlara, mekanik gelişmelere uygulanmasının hikâyesidir. Yani bir yerde
ateşli silâhların günümüz mekanik ve imalât teknolojisinin gelişimine
katkısının hikâyesidir.
Tabi, bu
arada da biraz hayalleri geniş insanların hikâyesidir. Bir fikrin, niyetin
peşinde azimle uğraşan, pek sıradan olmayan insanların hikâyesidir.
Lordların,
Baronların ve diğer asilzadelerin istibdat saltanatlarının sona
erdirilebilmesinin hikâyesidir.
Matbaanın
icadı Avrupa’da ateşli silâhların kullanılmaya başlanmasından aşağı yukarı iki
yüz yıl sonra olmuştur. Bu göz önüne alındığında bu hikâyenin başlarının niçin
biraz puslu ve eksik olduğunu anlamamız kolaylaşır.
Bir de
şunu göz önüne almak gerekir. Tarih boyunca bir çok
buluş askeri hedeflere yönelik yapılmış, ancak bundan sonra sivil alanlara
yayılmıştır. Seri imalat makinalarının çoğunluğu
silah imalatı, dikiş makinaları üniforma yapımı için
zorlanarak bulunmuştu. Margarin ise Napolyon Bonapart’ın
direktifiyle Fransız kimyacıları tarafından orduların beslenmesine yönelik
olarak icat edildi.
Binlerce
kişilik birliklerin yüzbinlerle ifade edilen
orduların kısa süreler içerisinde belirli örneklere göre techizi,
giydirilmesi ve beslenmesi için yapılan buluşlardan tüm insanlık
faydalanmıştır. Günümüz elektronik, optik, mekanik gelişmelerinin aslında
askeri maksatlarla başlayan uzay yarışları sayesinde bu seviyelere geldiğini de
unutmayın.
*
* * * *

İnsanoğlu
dünyaya geldiğinden beri kendisini savunmak ve karnını doyurmak için çeşitli
usuller kullanmıştır. Bu maksatla alet olarak taş, sopa gibi bir kısım
cisimleri kullanan bazı hayvanlar vardır. İnsan onlardan farklı olarak, kendi
yaptığı, tasarladığı ve geliştirdiği aletleri kullanmıştır. Balta, bıçak,
mızrak, sapan, ok ve yay gibi silâhlar icat etmiştir. Bunların bazıları çok
büyük bir değişiklik göstermeden çağımızda bile kullanılmaktadır.

Şekil – 1: Orta
Çağ’da Gaston Phoebus
tarafından hazırlanan el yazması “Avcılığın Kitabı”
adlı eserden alınan Arbalet (veya
“tatar oku”) ile geyik avlayan bir avcının resmi.
İster
savunma veya saldırı, ister av için kullanılacak silâhlarda en çok aranan ve
arzulanan bazı asgari özellikler vardır. Bunlar etkinlik, güvenilirlik kadar,
bir veya daha çok sayıda hedefe uzaktan, hızla ve çok sayıda atış yapabilme
kabiliyetidir. Daha keskin bıçaklar, daha uzağa ok atan yaylar, arka arkaya
atış yapabilen şarjörlü arbaletler (Şekil-2) hep bu arayışın sonunda ortaya çıkmıştır.
Karabarut
diye bildiğimiz kömür (karbon), kükürt, ve güherçile
(potasyum nitrat/ KNO3) karışımı bundan bin yıl kadar önce Avrupa’da
tanınmazdı. Ancak, Çinliler güherçile içeren parlayıcı ve patlayıcı
bir maddeyi biliyor ve havai fişek gibi roketler ile kestane fişeği gibi
gürültü çıkaran nesnelerin yapılmasında kullanıyorlardı. Zamanla bu madde
Hintliler ve Araplar tarafından da kullanılmaya başlandı. Zaman zaman Bizans tarafından kullanılan “Rum Ateşi” içerisinde
de barutu meydana getiren maddelerin bulunduğu iddia edilmiştir. Fakat bu
yanıcı/yakıcı eski zaman napalmı içeriğinde güherçile bulunmadığı bazı
belgelerden anlaşılmıştır.

Şekil – 2
Bir “prod” (taş arbaleti)
ile şarjörlü (!) bir ok arbaleti
Doğunun
zenginliklerini düşleyerek ganimet hırsına kapılan Avrupalı maceraperestler,
din adamlarının da teşviki ile Kudüs’ün yolunu tuttular. Doğu Akdeniz sahil
şeridi, Kudüs civarı ve Mezopotamya gibi değerli yerleri işgal edip kaleler
yükselttiler. Bu arada fırsat buldukça, mezhepleri farklı olsa bile din
kardeşleri olan Bizansı da (Doğu Roma İmparatorluğu)
yağmaladılar. Constantinopolis’i soyup soğana
çevirdiler. Hatta, o zamanlar daha Sultan Ahmet
Meydanı adını almamış olan At Meydanındaki (Hipodrom) tunç beygir heykellerini
bile Venedik kentine götürdüler (halen San Marco
meydanını süslemektedirler). Haçlı Seferlerinin bu uzun sürecinde Avrupalılar
ve işgal altındaki toprakların halkı arasında oldukça fazla bir kültür alış
verişi cereyan etti. Mevcut belgelere güvenilirse, aralarında kâğıt, rum ateşi ve barut imalâtını da içeren bir çok bilgi
Avrupa’ya intikâl etti.
Kolay zenginlik her devirde makbul olduğundan, kurşun kalay gibi madenleri
altına dönüştürmeye çalışan simyacılık çok revaçtaydı. Manastırlarda bulunan
keşişlerin bir kısmı da ellerindeki yazılı belge bolluğu ve boş zamanları
yüzünden simyacılık ile ilim ve irfanla uğraşırlardı. Bu keşişlerden biri olan
İngiliz Roger Bacon 1248 yılında bir
kitap yazmıştı. “İnsanlığa kötülüğü dokunacak” bir tozla ilgili şeyleri gizli
kalmaları için şifre ile kaydetmişti. Lâkin bu tozun, yani barutun, silâhlarda
kullanımından hiç bahsetmemişti.
Bundan
takriben 50 yıl sonra Cermen keşiş Bartholdus
Niger ise barutun bir misketi bir borudan atmak
için kullanılabileceğini yazmıştı. “Kara Bertold”
daha sonra Frieburg’daki evini bırakıp top yapımını
geliştirmek için Venedik Dükalığına göçtü. Günümüze
kalan ve halen erişebildiğimiz yazılı eserleri üreten bu insanlar sayesinde
anlıyoruz ki, XIV. Yüzyılın başlarından itibaren barut yapımı sihirini ve esrarını kaybetmişti.

Şekil – 3 El Topu |
Çok sayıda ufak
toptan atılacak küçük güllelerin düşman güçlerine karşı kullanılması fikri
ardından, aynı küçük güllenin bir tek insana veya hayvana atılmasının
düşünülmesi doğaldı. İster top ister tüfek ister tabanca deyin, ilk ateşli
silâhlar ya ufak bir çıkıntı, ya da arkasına takılan bir sopa sayesinde bir
elle tutuluyordu. Diğer elde tutulan bir kor parçası veya kav fitili
namlu üstündeki falya deliğine değdirilince bol gürültü, ateş, duman ve kükürt
kokuları arasında misket namludan hızla fırlayıp bir yerlere doğru gidiyordu.
Normal bir insan, bir elinde tuttuğu bir küçük borunun üstündeki küçücük bir
deliğe diğer elinde tuttuğu kızgın maddeyi sokmaya çalışırken gözlerini
dikkatle bu işlemden ayıramadığı için de misketin gideceği yönün tam olarak
ayarlanması oldukça zordu. Bu eylemin randımanlı olması için yukarıda görüldüğü
gibi (Şekil-3) iki kişinin işbirliği gerekiyordu.
Artık, gerçekten
kullanışlı ateşli el ve omuz silâhlarının (veya ateşli küçük silâhların) ortaya
çıkmasına sıra gelmişti.

Şekil-4: “Milemete Manuscript” diye tanınan 1326 tarihli İngiliz el
yazmasında bulunan
ve oka benzer bir nesneyi atacağı anlaşılan bir top
şekli bilinen ilk resimli belgedir.
Aslında hangi çapta ateşli silâhların evvela
kullanıldığı tam olarak bilinmemektedir. “Milemete
Manuscript” adlı el yazmasındaki topun mermisi
daha çok bir oka benziyor. Bu sebeple çapı da pek büyük olmasa gerek. Tahminler
daha çok benzer eski el yazması kitaplara dayanıyor. Bunların yazıldığı seneler
bilinmekle beraber bahsettikleri silâhların o sırada kaç senelik olduğu yazılı
değil. Her halükârda, toplar sıradan avcıları (yakın zamanlara kadar “Ördek
Topu” kullanan bazı İngiliz ve Amerikalı profesyonel avcılar dışında) pek
ilgilendirmediği için bundan böyle yazımız içinde “ateşli silâh” deyimi bu
küçük silâhları kapsayacaktır.
Ateşli
silâhların kullanılmaya başlaması ile beraber, gittikçe hızlanan bir tempo ile
bazı gelişmeler ortaya çıktı. Ateşlemenin güvenli bir şekilde olması, arka
arkaya hızla atış yapılabilmesi, hedefe isabet oranının artırılması, imalât ve
bakım kolaylığı (ve tabi ki maliyet ucuzluğu), menzil uzaması, darbe gücünün
yükseltilmesi gibi konularda çeşitli ilerlemeler kaydedildi. Bunların çoğu
birbirini etkiler, ama bizim maksadımız için bu gelişmeleri 5 grup altında
incelemek gerekir.
1- Ateşleme
tertibatı gelişmeleri
2- Doldurma
ve kullanım kolaylığı
3- Bir
dolduruşla birden fazla defa atış yapabilme imkanları
4- Hedefe
isabet oranının artırılması
5- Kendi
kendine (otomatik) doldurma
Şekil-5 Bu yüzyılın başlarında ördek topuyla avlanan avcılar
Ateşleme
Tertibatları (Çakmaklar)
İlk “top”larda, dibi tıkalı olan namluya barut hakkının bulunduğu hizada (atım
yatağı) bir delik (falya) delinmişti. Bu deliğin dış tarafı, içerisine bir
tutam barut (ağızotu) konulması için biraz çukurlaştırılmıştı (çanak).
Kızdırılmış bir tel veya ucu kor halinde bir kav bu baruta dokundurulduğunda,
ısıyla ateş alan ağızotunun alevi falyadan içeriye geçip yataktaki barutu
ateşliyordu.
Zamanla bu işlemin
daha kolay ve daha güvenli icra edilebilmesi için çeşitli mekanik düzenler
geliştirildi. Elektriğin potansiyeli öğrenilince kısmen veya tamamen elektrikli
düzenler de yapıldı. Herhalde ilk zamanlarda bu düzenleri imal edenler genelde
ince işlerle uğraşan kilitçiler ve saatçiler olduğundan, ateşleme mekanizmaları
için İngilizce lock veya Almanca schloss kelimeleri kullanıldı. (Bunların tam Türkçe karşılığı tahmin edilebileceği gibi
“kilit”. Ancak, yıllardır bizde “çakmak” tabiri kullanılmış ve yerleşmiş. Bu
sebeple ben de sadece çakmak taşlı mekanizmalar için değil tüm ateşleme
mekanizmaları için “çakmak” tabirini kullanmayı tercih ediyorum. Günümüz
çiftelerinde de tam veya yarım çakmak ibareleri sidelock
veya boxlock terimlerinin karşılığı
olarak zaten kullanılmaktadır. A.K.)
Kavlı
Çakmak (Matchlock):

yavaş yanan fitil takılıyor. Namlu boyunca hedefe
bakılırken levyenin alt ucu geri çekilince kavın ucu falya çanağına giriyor ve
buradaki barutu (ağız otu) yakıp falya deliğinden namlu içine
geçen alev ile sevk barutunu ateşliyordu (Şekil-6). Bu
düzen sayesinde falya çanağına bakması artık gerekmeyen atıcı da namlu boyunca
bakarak hedefe nişan alabiliyordu.

Şekil-7: Kavlı
bir Osmanlı tüfeğinin “Serpantin”li kubuzu.
Tetik Kundağın altından taşıyor.
XVI.
yüzyılın başlarında bu çok basit düzen birkaç ufak değişiklik geçirerek kundağa
çivilenmiş bir maşadan, “kavlı çakmak” (matchlock)
denilen gerçek bir silâh çakmağı mekanizmasına dönüştü. Serpantin ateşleme
levyesi ortadan kesilerek, kavı tutan kol ve maşa kısmı yay basıncı altında bir
tetiğe bağlandı (Bkz. a-“Kavlı Çakmak” animasyon
dosyası). Bu şekilde, ateşleme sadece tek bir parmak hareketi ile
yapılabiliyordu. Bu arada kav kol ve maşasının hareketi arkadan öne doğru iken,
önden arkaya doğru çevrildi. Böylece kavın ucu daima atıcıya dönük oluyor,
kavın yanıp yanmadığı silâh omuzdan indirilmeden kolayca görülebiliyordu. Aynı
yıllarda falya deliği namlu yanına alındı, falya çanağı üzerine bir kapak
konuldu (Şekil-8). Bazı çakmaklarda tetik çekildiğinde
hem kav kolu hareket ediyor hem de falya kapağı açılıyordu.

Şekil – 8: Kavlı Çakmak: a- tetik, b-
yay, c- kav kolu, d- kav maşası, e- kav
kolu bağlantısı.
Kavlı çakmakların yapımı oldukça basit ve dolayısıyla
maliyet oldukça düşüktü. Ayrıca aksaklık çıkaracak fazla parça olmadığı için
bozulma ihtimali az, tamiri ise kolaydı. Tabi ki, kavın her türlü hava şartında
yanık ve belirli bir boyda tutulabilmesi, yanan kavın atıcının gözlerini
rahatsız etmesi, bilhassa gruplar halinde bulunan askerlerin gündüz kav dumanı,
gece ise kavın korlu ucu yüzünden uzaktan fark edilmesi gibi olumsuz yönleri de
yok değildi. Ayrıca, yağışta veya şiddetli rüzgârda kavın sönmesi de pek
garipsenmiyordu.
Avantajları yüzünden bu sistem bir
çok yerde kullanılmaya devam edildi. Belki inanılır gelmeyecek fakat
günümüz teknoloji şampiyonu Japonya’da 1900’ların başlarında dahi bu silâhları
kullananlar vardı ((Japonlar uzun bir zaman için vida
yapmasını da bilmiyorlardı). Bu olumsuzluklar değişik çakmak sistemleri
arayışlarının sürdürülmesine sebep oluyordu.

Şekil-9:
Kanuni Sultan Süleyman’ın Yeniçerileri 1548-49 İran
Seferi sırasında
Van Gölü kıyılarında İranlıların işgali
altında olan bir kaleye doğru ilerliyorlar.
Kavlı tüfekleri kullanıma hazır durumda omuzda taşınıyor.
Çarklı Çakmak (Wheellock):
Avrupa’da, şimdiki Almanya bölgesinde takriben
1500 yılı civarında ve büyük bir olasılıkla bir saat yapımcısı tarafından
ateşleme için tamamen mekanik bir sistem icat edildi. Bu sistemi kullanan silah
“Dresden’in keşiş namlusu/topu”
|
Şekil- 10: Dresdener Mönchbüchse |
(Dresdener Mönchbüchse) olarak
biliniyor (Şekil-9). Namlunun yanında bulunan bir
kızak içindeki tırtıllı çelik çubuğun kulpu çekildiğinde, bir yaylı maşanın
tırtıllara bastırdığı pirit (ottaş/yumuşak
çakmaktaşı/FeS2) kıvılcımlar çıkartıyor ve barut hakkını
ateşliyordu. (Patlayıcı maddelerin ve ateşli
silahların gelişiminde keşişlerin, rahiplerin ne büyük rolleri olduğu dikkat
çekicidir. A.K.)
1517 senesinde, Nürnberg’li Johann
Kiefuss, kulpundan çekilen çelik çubuğun yerine
yay etkisiyle dönen bir çelik çark yerleştirdi. Bu sisteme “çarklı
çakmak” (wheellock) denildi (Bazı
iddialara göre ise Kiefuss bu icadı Viyana’da
gerçekleştirmişti). Bir parça pirit oynar bir
mengeneye (horoz) sıkıştırılmıştı. Çevresi tırtıllı bir çelik çark ise, göbek miline sarılı bir zincirle güçlü bir yaya
bağlanmıştı (Şekil-10). Tetik çekildiğinde çark dönüp
kenarına değen pirit’ten kıvılcımlar çıkarıyordu (Bkz.
b- “Çarklı Çakmak” dosyası). Bu
kıvılcımlar da falya çanağına konulan bir miktar ağız otunu
yakıp atım yatağındaki sevk barutunu ateşliyordu.

Şekil-11
Çarklı Çakmak: a- falya çanağı, b- kapak, c- pirit mengenesi
(horoz), d- mengene yayı, e- çark kurma mili,
( ve çakmak tablası içinde gizli çark tanburu,
yayı ve zinciri )
Bu buluş Osmanlılar tarafından da kullanılmaya
başlandığında, “zemberekli veya zembürekli” adını
taktılar. Bunun sebebi çarkın özel bir anahtarla saat gibi kurulması olabilir (Şekil-11). O zamanlar hudut komşumuz Çek’lerin av ve nişan
atışlarında
kullandığı
ve tschinke dediği nispeten
küçük çaplı ve çarklı tüfeklerin ana yayının çakmak tablası dışında olması da
başka bir sebep. (Zembürek
diye bilinen ufak ve deve sırtında taşınan bir top da vardı. A.K.)

Şekil-12:
Viyana “Kunsthistorisches Museum”
da bulunan 1610 imali çift çakmaklı çarklı bir “Tschinke”.
“Tschinke”ler nişan atışı ve av için kullanılıp
genelde yivli namlulu. Bu silahın namlusuna iki barut hakkı ve iki kurşun
arka arkaya konulup evvela öndeki sonra da diğeri atılıyor.
Bu mekanizma sayesinde silâhların her an ateşe hazır
taşınması sağlanmıştı. Askeri kullanımda kalabalık tüfekçi birliklerinin kav
dumanının uzaktan görülüp teşhis edilmesi artık mümkün değildi. Üstelik, av sırasında yabani bir hayvanın kav dumanını
koklayıp kaçması, ihtimali de kalmamıştı. Ne var ki, çok sayıda narin
parçalardan ve ateşleme çarkını ana yaya bağlayan ince bir zincirden oluşan
çakmağın imali oldukça zor ve pahalıydı. Hem de sık sık
meydana gelen arızalar halinde iyi bir usta olmadan tamiri neredeyse
imkânsızdı.
Gerek pahalılık gerekse bahsedilen arızaya yatkınlık
yüzünden bu silâhlar ancak zengin kişilerce kullanılabiliyordu. Ayrıca,
silâhın kurulması özel bir anahtar gerektiyor,
genellikle bir silâhın anahtarı başka silâha uymadığından bu da başka bir
problem yaratıyordu. Çarklı silâhlar ancak zengin avcılar ile krallar ve büyük lordların muhafız birlikleri tarafından kullanılıyordu.
Fakat kullanım seyrek de olsa Avrupanın her
yanına yayılmıştı.

Şekil-13:
XVI. Asır sonlarında yapılmış bir İtalyan çarklı tabancası (?)
Bu arada, bir yandan silâhçıların marifetlerini
göstermeye yarayan, bir yandan da sahibine gizli avantajlar sağlayacak bazı
silâhlar yapılıyordu. Yukarıda görülen kama şeklindeki nesne aslında
Çakmaktaşlı Mekanizma (Snaphaunce):
Bir yandan da, yapımı ile bakımı daha kolay ve
ucuz, hem de daha güvenilir ateşleme sistemlerinin aranması ve bulunması devam
ediyordu.

Şekil-14:
1700’lerin başlarından “Brescia” yapımı “snaphaunce” çakmaklı bir İtalyan tabancası.
16.
Yüzyıl sonlarında şimdiki İtalya yörelerinde farklı bir yaklaşımla çarklı
çakmağın amacına daha ekonomik ve güvenli bir şekilde ulaşan bir mekanizma icat
edildi (Şekil-13). Güçlü bir yaya bağlı ve bir tetiğin
kumanda ettiği oynar bir mengeneye çakmak taşı (döğen
taşı/“flint”) bağlanmıştı (Şekil-15). Çakmak taşı sertleştirilmiş bir
çelik tablanın (batarya) yüzüne çarpıyor, kazıdığı akkor halindeki çelik
zerrecikleri falya çanağında bulunan ağız otunu
ateşliyordu. Bu sistemde çanak kapağı daha önce kavlı sistemde olduğu gibi elle
değil, horoz tetikten kurtulurken kendiliğinden açılıyordu. Çakmak taşı
mengenesinin düşüşü bir horozun yemlenmesine de benzetilmişti.

Şekil-15
Taşlı “Snaphaunce” Çakmak: a- taş mengenesi
(horoz), b- falya çanağı, c- çanak kapağı, d- çelik, e- çelik
kolu, f- çelik yayı
Çakmak aksamı “çarklı”ya
nazaran daha basit ve daha azdı. Parçalar daha sağlamdı ve yapımları için
saatçi ustalarına gerek kalmamıştı. Artık silâh çakmağı yapımı ucuzlamış ve
kolaylaşmıştı.