Bir Kere Doldurup Çok Kere Atmak

 

Bir dolduruşla birden fazla sayıda ateş edebilmenin kullanana sağlayacağı avantajlar hep düşünülmekteydi. Bilhassa el ve omuzdan atılan tek kişilik ateşli silâhlar kullanılmaya başlandığı andan itibaren bu maksatla çalışmalar yapılmıştı. Aynen kuyruktan doldurma çalışmaları gibi bunlar da ateşli silâhların tarihi boyunca devam etti. Zaman içinde çeşitli fikirler ortaya çıkıp denenirken, ilk kullanılan yöntem birden fazla namlunun aynı silâhta bir araya gelmesi şeklinde olmuştu.

Bu şekilde yapılan bir miktar “el topu” (Şekil-39) bazı kazılarda tek namlulu silâhlarla birlikte bulunmuştur. Eski kitaplarda tek ve çok namlulu el topları çoğu zaman aynı yerlerde resmedilmiştir.

Şekil-40:     Dört namlulu el topu (XV. Yy. Ortaları)

Bastil Kalesi’nin 1435 tarihli envanterinde 7-namlulu bir el topundan bahsedilir. Böyle çok namlulu silâhlarda bazen bütün namlular aynı anda ateşleniyor ve atılan çekirdekler saçma veya şevrotin fişekleri gibi geniş bir alana yayılıyordu. Bunların bazı tipik örnekleri 1612 senesinde Londra Kulesi’nde bulunan av tüfeği ile 1780’de İngiliz Kraliyet Donanmasının ısmarladığı yaylım tüfekleridir.

Yine gemilerde, isyancı tayfalara karşı kullanılmak maksadı ile yapılan 4-5 namlulu “ördek ayağı tabir edilen (namluları açık bir elin parmakları gibi 45-60 derecelik bir atış zaviyesine yayılan) tabancalar bulunmaktadır. 1851 Londra Fuarı’nda teşhir edilen su kuşları avı için yapılmış olan kapsüllü, yedi namlulu av silâhı da tipik örnekler arasındadır.

Çok atışlı namlularda denenen diğer bir usul de  bir namlunun  üst üste konulan barut hakları ve çekirdeklerle doldurulmasıydı. Bu dolular önden arkaya doğru sırayla ateşleniyordu. Bu tip silâhların bilinen ilk pratik örneği 1580 yılında İngiltere’de yapılmıştı. Namlu, istenilen atış sayısına göre bir barut hakkı bir özel kurşun olmak üzere üst üste dolduruluyordu (Şekil-40). Ortalarında birer

Şekil-41:  Bir namludan arka arkaya çok atış!

fitil bulunan kurşunların evvela en öndeki ateşleniyor, bundan sonra bahsedilen fitiller sayesinde arka arkaya ateşleme, dolular tükenene kadar  devam  ediyordu.   Bir  nevi yaylım ateşi yapan bu silâhların iki büyük kusuru  vardı:    Bir, ateş edilmeye başlandıktan  sonra  dolular tükenmeden  durdurulmaları mümkün değildi. İki, eğer kurşunların etrafından geriye doğru gaz kaçağı olursa birden fazla barut hakkının bir arada ateş alma ihtimali vardı.

Bu kusurlarına rağmen, arka arkaya ateş topları atan bir cins havai fişeğe benzetilerek  “roma mumu” adı verilen bu silâhlar askeri maksatlar için oldukça rağbet gördü. Hatta 1813 senesinde İngiliz Kraliyet Donanması, Chambers isimli bir silâhçıdan külliyetli miktarda yedi namlulu ve her bir namlusu 32 atışlık barut ve çekirdek ile doldurulabilen yaylım tüfekleri satın aldı. Silâhın bütün namluları ateşlendiğinde 224 el atış yapılıyordu.

1821’de Jennings adlı bir Amerikalının yaptığı silâhta ise, dolular yine bir biri üstüne dolduruluyordu. Fakat, her bir barut hakkı için namlu yanında ayrı bir falya deliği açılmıştı.  Çakmak en öndeki doludan başlayarak bu falya delikleri boyunca geriye doğru kayarak sırayla her doluyu ayrı ayrı ateşleyecek şekilde düzenlenmişti. Bu şekilde atışlar arasında istenildiği kadar beklemek kabildi. İstenirse, birkaç atıştan sonra, silâh daha tamamen boşalmadan, atılan doluların yerine yenilerini doldurmak da mümkündü.

Yine Amerika’da 1860 yılında yapılan bir silâhta tek namluya iki atışlık barut ve  kurşun dolduruluyordu. Bu iki dolu iki ayrı çakmak aracılığı ile ayrı ayrı ateşleniyordu. Doluları isteğe göre ayrı ayrı atabilmek için en geçerli yol, ağırlığına rağmen birden fazla sayıdaki namluların her birine ayrı çakmak takılması idi. Günümüzdeki kırma çifteler ve çok namlulu (drilling, vierling gibi) silâhlar bu prensip üzerine tasarlanmıştır.

Namlu ve çakmak sayısı arttıkça silâhlar ağırlaşıyor, kaba ve kullanışsız bir hal alıyordu. Buna çare olarak bir çakmağın birden fazla namluya kumanda etmesi düşünüldü. Bunun için namluların bir eksen etrafında dönerek sırayla çakmağın yanına/önüne gelmesi gerekiyordu.

Bu tip döner namlulu silâhların bilinen ilk örneği Venedik’te yapılmış olan üç namlusu ve bir kavlı çakmağı olan tüfektir. Son örnekleri ise 19. Yüzyılın ikinci çeyreğinde çok rağbet gören ve “biberlik (pepperbox)” adı verilen kapsüllü tabancalardır (Şekil-41).

Şekil-41:   Kapsüllü Dolma “Pepperbox” Tabanca

Döner çok namlulu silâhlarda da, aynen sabit çok namlulu silâhlarda olduğu gibi, namlu sayısı arttıkça taşıma ve kullanım zorlaşıyordu. Buna da bir çare bulundu. 1600 yılında İngiliz silâh imalatçısı James Gorgo ile başlayarak bir çok silâhçı sabit tek namlu arkasında  her biri yine ağızdan tek tek doldurulan çok sayıda atım yatağı kullanmayı denediler. Bazılarında namluya paralel

Şekil-42:   Radyal silindir atım yataklı ve kapsüllü bir tüfek

veya dikey bir eksen etrafında dönen silindirik yataklar vardı (Şekil-42). Diğerlerinde birbirine zincirleme şekilde bağlı yataklar var. Bazılarında ise kızak gibi yukarıdan aşağı veya bir yandan öbür yana kayan ve yan yana bir sıra yatak taşıyan uzun bloklar.

 

1718’de James Puckle bir “toplu” ve ayaklı bir silâh yaptı. Puckle silâhını daha çekici yapmak için “normal maksatlar için yuvarlak, Türkler ve imansızlar için dört köşe çekirdek atan” tiplerinin bulunduğunu belirtiyordu —(Şekil-44) içerisinde 16 numaralı detay.

Şekil-44     James Puckle adına verilen silâh patenti

Onu 1818’de Artemus Wheeler, 1819’da Elisha Collier tarafından alınan ve hep topları elle döndürülen ateşli silâhlara ait patentler (Şekil-45) takip etti. 1830 senesinde ise Samuel Colt horoz elle kurulduğunda topu (döner kubuzu) otomatik olarak dönen “tek-hareketli” (single-action) kapsül ateşlemeli  tabancalar (Şekil-22) yapmaya başladı. Bu tip silâhlar kolay bozulduğu için pek fazla rağbet görmezken, Colt bir yandan da Wheeler ve Collier tarafından patent ihlâli sebebiyle mahkemeye verilmişti.

Şekil-45:    Taşlı Çakmakla çalışan bir “Collier” toplu tabancası

1843 senesinde Colt iflâs etti, fakat 1847’de Meksika Harbi başlayınca Texas Rangers süvari birliğinden Yüzbaşı Walker’ın aklına Colt ve silâhları geldi. Walker’ın tavsiyelerine uygun olarak yapılan (Şekil-46) ve “Walker Colt” diye tanınan tabancalar

Şekil-46:    Orijinal kutusunda bir Colt “Walker” (Ölçekli barutluğu, kurşun kalıbı ve tornavida/meme anahtarı ile takım)

Amerikan süvarileri için satın alındı. Artık Colt yine silâh piyasasındaki yerini almıştı. Tetiği çekildiğinde otomatik olarak topu dönen ve horozu kalkıp düşerek silâhı ateşleyen çift hareketli (sağmal)(double-action) ilk toplu tabanca patenti ise 1851 yılında İngiltere’de Robert Adams adına verildi.

Modern toplu tabancalarda da prensip olarak bu bahsettiklerimizden çok büyük farklar bulunmaz.

 

Mükerrer Atışlı Silâhlar

 

Barut Haznesi

 

Mermi Haznesi

 
Bir kere doldurup çok kere atmak iyiydi de çok çok kere atmak istendiğinde hareketli kubuz sayısı da çoğalıyordu. Neticede, çok namlulu silâhlar gibi taşıma ve kullanma zorlukları ortaya çıkıyordu. Bunun çözümü ise tek bir namlu/kubuz/çakmak sistemiyle çok sayıda doluyu silâh içinde bulundurabilmekti. Bir haznede duracak barut ve başka bir haznedeki mermiler kubuza mekanik bir şekilde arka arkaya sürülüp ateşlenebilecekti.

Kalthoff kardeşlerin 1645 senesinde yaptığı silâhlarda barut dipçik içinde, çekirdekler  ise namlu altındaki bir haznede bulunuyordu. Çarklı Çakmak sistemi ile ateşlenen bu silâhlarda bir kurşun çekirdek ile uygun ölçüde barut bir levye aracılığı ile namluya  arkadan  her atış için ayrı ayrı sürülüyordu.

 

     

Şekil-47:  Kalthoff kardeşlerin mükerrer atışlı silâhı

 

17. Yüzyıl ortalarında ortaya çıkıp 19. Yüzyıl ortalarına kadar kullanılan Lorenzoni ve Cookson sistemlerinde ise (Şekil-47), aşağı yukarı kayan bir blokla doldurma  yerine yine bir levye ile hareket eden döner bir blok kullanılmıştı. 

1848 Yılında Walter Hunt adında bir Amerikalı, dip tarafları oyuk kurşunların (bazı domuz kurşunlarına benzer şekilde) içine barut koyup arkasına da ufak bir kapsül taşıyan karton kapak yapıştırdı. Bir nevi mükemmel cephane olan bu fişekler namlu altına bağlı bir boru hazne içinde bulunuyordu. Bir levye ile inip kalkan, oynar bir blok ile “fişek” namlu hizasına kaldırılıyordu. Yine aynı  levyenin hareket ettirdiği bir sürgü ile namluya sürülüp kilitleniyordu.  Sürgünün geri hareketi sırasında kurulmuş olan horoz, tetik çekildiğinde düşerek fişeği ateşliyordu. Bu silâhlar çok zayıf yapılıydı ve sık sık arıza yapıyordu.

Şekil-49    Kullanılan cephaneye göre mekanizma boyu büyümüş. Prensip farkı yok.

1854’te bunların yerine oldukça değiştirilmiş ve çok daha sağlam fakat hala Hunt tipi fişek kullanan Volcanic marka tüfekler piyasaya sürüldü. Bu silâhlar levyeli Winchester tüfeklerinin öncüsü oldular ama güçsüz fişekleri sebebiyle çok fazla rağbet görmediler.

1857 yılında iflâs eden fabrikayı Oliver F. Winchester satın aldı, ve 1858’de Henry 1866’da ise Winchester tüfeklerini yapmaya başladı. Bu tüfeklerde kullanılan çevreden ateşlemeli .44 inch çapındaki fişekler Hunt fişeklerinden daha güçlü ve güvenilir idi. Amerikan İç Savaşında bazı Kuzey birlikleri küçük sayılarda ve gayri resmi olarak  bu silâhları kullanmaya başladı (Şekil-48). Namlu boyuna göre 13, 15 veya 17 fişek alan bu tüfekler için Güneyliler “Pazar günü doldurulup bütün hafta atılan Tanrının belası Yanki tüfekleri” diyorlardı.

1873 yılından itibaren daha da güçlendirilip merkezi vuruşlu fişeklere göre yapılan bu tüfekler seri atış kabiliyetleri sebebiyle çok yaygın olarak kullanılmaya başladılar.

Şekil-50:  “Spencer” tüfek ve karabinalarının mekanizması

Resmi olarak Ordu için kabul edilen mükerrer atışlı tüfek ise 7 fişek alan Spencer idi. Henry tüfeklerine göre hem daha sağlam hem de .56 inch çaplı fişekleri ile daha güçlü idi. Kısa namlu karabina tipleri ise bazı süvari birliklerine dağıtılmıştı (Şekil-49). Spencer tüfeklerinin bir avantajı da, Winchester tüfeklerinin aksine, bir kutu içinde taşınan “şarjör doldurucularla” silahın çok çabuk doldurulabilmesiydi (Şekil-50).

Şekil-51

Mükerrer atışlı tüfeklerde ilgili diğer gelişmeler çoğunlukla Avrupa’da yapıldı. 1879’da James P. Lee adlı bir İskoç saatçı, 1881’de ise Avusturya’lı silâhçı Ferdinand Mannlicher kutu tipi şarjör kullanmaya başladılar. 1868’de tek atışlı olarak yapılan Mauser tüfeklerine 1884’te boru tipi, 1893’te ise kutu tipi şarjör eklenerek bu silâhlar da mükerrer atışlı bir hale getirildiler (Şekil-52).

Şekil-52:     M-71/84 Kropatchek tipi boru şarjörlü mükerrer atışlı  11 mm.lik “Mauser”

Dumansız barutun icadı ve geniş ölçüde kullanımı ile cephanede bir ilerleme daha oldu. Bunun neticesinde daha süratli ve güçlü fişekler yapılabildi. Birkaç yıl sonra da bu fişekleri kullanacak yarım ve tam otomatik silâhların yapılmasına sıra gelecekti. Dumansız barut namluda daha az kalıntı bıraktığı için ve mermi hızını arttırma imkanı verdiğinden, daha uzun menzilli ve daha isabetli atışların yapılması mümkün oldu.

M-71/84 Mauser benzeri boru şarjörlü 1886 modeli 8mm. çaplı Fransız piyade tüfeği Lebel dumansız barutlu cephane kullanan ilk askeri silâhtır (Şekil-53).

Şekil-53     Model 1886  8mm Fransız  “Lebel”  piyade tüfeği

 

 

Atış İsabetinin Artması (Yivli Namlular)

 

Namlulara yiv açılmasına ne zaman başlandığı tam olarak bilinmemektedir. Yalnız, ilk yivli namluların 1450’den sonra Nürnberg, Leipzig veya Viyana’da yapıldıkları tahmin edilmektedir. Bazı tarihçiler 1476 yılında yazılmış bir İtalyan envanterinde tarif edilen bir silâhın yivli namlulu olması gerektiğini iddia ederler. 1498 tarihli bir atıcılık yarışması davetiyesinde ise yivli tüfeklerden bahis edilmişti. Buna rağmen ilk kesin delil 1493-1508 seneleri arasında Almanya Kralı olan Maximilian I. in armasını taşıyan silâhtır. Çakmağı eksik olan bu silâhın şeklinden zamanında kavlı çakmak taşıdığı tahmin edilmektedir. Aynı Kral’ın 1499-1500 yılı Av Kitabında da kendisinin Çengel Boynuzlu Dağ Keçisi (Chamois) vurmak için yivli bir tüfek kullandığı yazılıdır. Leipzig’de bulunan 1498 tarihli el yazması bir kitap ise Viyana’lı Caspar Köllner tarafından geliştirilen bir yiv kesme sisteminden bahseder.

Yiv Tamburu

 

Tambur Yuvası

 

Çakı Mili

 

Döner Yataklı Sap

 

Şekil-54:  Pennsylvania’da (Amerika) kullanılan bir yiv açma aleti. Mil ucuna yiv çakısı takılıyor. Döner sap vasıtasıyla namlu içine sürülen

çakı yivleri birer birer açıyor. Yiv tamburu üzerine helis kavisle  sarılmış çıtalar tamburun yuva içinde dönmesini sağlayarak yiv hadvesini ayarlıyor.

(1700-1900 yılları arasında kullanılan bu aletler, eskilerinin de pek farklı olamayacağının delili)

Kavlı Çakmak devrinde oldukça az görülen yivli namlular Çarklı Çakmaklı silâhlar  arasında çok daha fazla görülmektedir. Ateşli silâhların ilk ortaya çıkmasından bu kadar kısa bir zaman sonra, daha ateşli silâhlar balistiğine ait hiçbir bilgi yokken, mermilerin döndürülmeye çalışılması gerçekten tuhaf bir olay gibi karşılanır. Ancak, okların diplerindeki tüy yelekler vasıtasıyla kendi eksenleri etrafında döndürülerek daha isabetli uçuşlarının sağlandığı düşünülürse, kurşunların döndürülmesinin onların isabetini artıracağı fikrine varılması doğal karşılanmalıdır.

Yivli namlulardan atılan kurşunların hedeflerine daha isabetli olarak gitmeleri iki sebebe dayanır. Yivi kavraması için kurşun ya kendi başına yada bir bez veya deri parçası içinde namlu içine sıkıca girer. Atış sırasında namlu içinde, yivsiz tüfeklerin namluya gevşek giren kurşunları gibi sağa sola vurarak değil sıkı ve düz  bir şekilde ilerler.

Küresel dahi olsa döküm sırasında içinde hava kabarcığı kalabilen, üzerinde kalıp izleri olan, ufak tefek eğrilikler bulunan bir kurşun çekirdeğin gerçek ağırlık merkezi onun geometrik merkezi ile %100 çakışmaz (havada uçan bir cismin en ağır tarafı öne dönmeye yatkındır ve bu hareket yalpalamaya ve takla atmaya sebep olur). Bu merkez kayması kurşunun namludan hedefe kadar olan uçuşunu, aynen tüysüz bir ok gibi, kötü yönde etkiler.  Kurşunun namluya sıkıca oturması ile gaz kaçağı da önlenmiştir. Bu şekilde kurşun hızı artırılmıştır. Kurşun namlu ağzından tam çıkarken gaz kaçağının sebep olabileceği sapmalar da önlenmiştir. 

Yivli tüfeklerin çok geniş ölçüde kullanılmaması  birkaç sebebe dayanıyordu. Ağızdan dolma bir silâhta kurşunun yivi tutabilmesi için namluya çok sıkı girmesi gerekir. Bu yüzden doldurma işlemi zor ve yavaş oluyordu. Ayrıca, karabarutun namluda bıraktığı kalıntılar bir iki atıştan sonra silâhın doldurulmasını çok zorlaştırıyordu. Bazen doldurma güçlüğünden tahta harbiler kırılıyor, metal harbiler eğiliyordu. Bu iki kusurun çözümü aynı idi. Kurşunun namluya yağlı veya ıslak bir bez veya deri parçası ile sarılarak doldurulması. Bu kullanılan bez veya derinin yumuşaklığı doldurmayı kolaylaştırıyordu. Üzerindeki yağ, gres, tükrük vb. ise barut kalıntılarını yumuşatarak çözüyordu.

Yivli namluların üstünlüğü bir süre tam olarak anlaşılamamış ve anlaşılamayan bir çok şey gibi kabul edilmemişti. Yivli tüfekler bir zaman sonra atışlarının sonuçları ile kendilerini gösterdiler. O çağlarda çok ilgi gören atıcılık yarışmalarından önceleri men dahi edilmişlerdi. Daha sonraları ise ayrı bir sınıf olarak yarışmaya katılmalarına izin verilmişti.

1560’tan sonra yivli silâhlar için özel yarışmalar düzenlenmeye başlandı. 1605 Senesinde Basel’de yapılan bir atış yarışmasında yivsiz tüfekler 160 metre uzaklıktaki  75 cm.lik hedeflere atış yapacaktı. Yivli tüfekler ise şaşırtıcı bir mesafe olan 253 metredeki 105 cm.lik hedeflere atış yapacaklardı.

Doldurma zorluğu ve yavaşlığı sebebiyle askeri kullanım için uygun görülmeyen yivli tüfekler, atış isabeti üstünlükleri sebebiyle avcılar tarafından tercih ediliyordu. Zamanla Amerika’ya göçenlerin yanlarında götürdükleri yivli av tüfekler bu kıtada bir ufak farkla yaygın olarak kullanılmaya başlandı. Avrupa’da 20 milimetre civarında olan namlu çapı Amerika’daki yokluklar yüzünden 10 milimetre civarına indirilmişti. Zaten ilk yerleşim merkezleri civarındaki av hayvanları da fazla büyük değildi. Bu durumda bir külçe kurşunla büyük çaplı Avrupa tüfekleri için dökülebilecek çekirdek sayısı ufak çaplı Amerikan tüfekleri için 8 misli olmuştu. Tabii, atış için kullanılacak barut miktarı da aynı şekilde etkileniyordu. Geçimin neredeyse tamamen avcılığa dayandığı yeni kıtada, yivli tüfekler hemen herkes tarafından kullanılır oldu. Orduda da, süngü takılamadığı için bazı komutanların küçümsemesine rağmen, bu tip silâhlar herkesin kendi silâhı ile katıldığı gönüllü birliklerinde kullanılıyordu.

17. Yüzyıl başlarında Danimarka Kralı Christian IV. yivli tüfekle teçhiz edilmiş bilinen ilk askeri birlikleri kurdu.  1774 Yılında bazı İngiliz birliklerine daha önce bahsi geçen kuyruktan dolma yivli Ferguson tüfekleri verildi. 1772’te ise Amerikan Kongresi 10 muvazzaf  bölüğünün yivli tüfeklerle teçhizine karar verdi. Bu birliklerin üstünlüğü Amerikan Bağımsızlık Savaşında İngiliz’lere karşı ispatlandı. Bunun üzerine İngiliz’ler de Ferguson tüfeğinin yerini alan Baker yivli tüfeği ile teçhiz edilen bir çok yivli tüfek bölükleri kurdular. Bu tüfeklerin kurşunları çıplak olarak namluya rahatça girecek şekilde yapılıyordu. Bez sargı ile namluya sürüldüğünde yivleri tutan kurşunlar, yivler barut kalıntısı ile dolduğunda, çıplak kurşunla, yivsiz tüfekler gibi doldurulup kullanılıyordu.

Ağızdan dolma yivli silâhların kolaylıkla kullanılabilmesi için merminin namluya rahatça girmesi ve barut hakkının üstüne oturduktan sonra yivleri kavraması gerekiyordu. Buna çeşitli şekillerde çareler bulunurken Fransa’da Delvigne ve Thouvenin sistemleri ileri çıkmıştı. Her iki sistemde de kurşun ölçülü barut hakkı üzerine oturmak üzere iken; bir çözümde namlu çapından daha dar bir hazneye,  diğerinde ise namlu dip tapası ortasından çıkıntı yapan kalın bir mile dokunarak duruyor (Şekil-54), harbiyle birkaç defa sertçe vurularak  hem kurşun barut üzerine sıkılanıyor hem de şişirilerek yivleri kavrıyordu. Ne var ki, bu ezilme, şişme sırasında çekirdek dengesiz olarak deforme oluyordu. Bu sebeple yivlerin verdiği dönüşe rağmen istenilen isabet hassasiyeti elde edilemiyordu.

Aynı sıralarda daha randımanlı yiv profilleri ve çekirdek şekilleri de araştırılıyordu. Bunların arasında İngiltere’de yapılan Brunswick, Lancaster ve Whitworth yivleri yivleri önde gelir (Şekil-53). Bu sistemler değişik ve özel mermi profilleri ile doldurma

 

Şekil-55

 

 

Whitworth

 

Lancaster

 

Brunswick

 

veya imalat zorlukları sebebiyle fazla rağbet görmediler. Bütün bu sebeplerden ötürü yivli tüfekler askeri kullanım için hala uygun görülmemekteydi. 1850 yılı civarında Minié, Delvigné (Küçük çaplı atım yatağı mucidi), Thouvenin (Sütunlu atım yatağı mucidi. Bu sistem Fransız Ordusunda bir müddet kullanıldı) ve Burton isimli subayların Fransa’da yaptıkları diğer çalışmalar çok benzer sonuçlara ulaştı. Yuvarlak veya sivri uçlu silindir şeklinde ve dibi konik şekilde oyuk olarak yapılmış bir kurşun çekirdeğin dip oyuğuna tahta, seramik veya demir levhadan yapılmış konik bir tıkaç konuyordu, Patlama sırasında bu tıkaç çekirdek dibindeki konik oyukta ileri doğru kayıyor ve çekirdek cidarını şişirerek yivleri kavrıyordu (Şekil-54  ). Daha sonraları çekirdek dibine bir tıkaç konmasının şart olmadığı anlaşıldı. Barut gazı tazyiği ile çekirdeğin alt cidarı şişerek yivleri kendiliğinden kavrıyordu. Ayrıca, çekirdek üzerine radyal yivler açılıp hem bunların hem de dip oyuğun içleri sertçe bir yağ ile doldurulursa her atış sırasında barut kalıntılarının yumuşatıldığı ve kurşun yivleri tarafından kazındığı görüldü.

Thouvenin

(Sütun “Tige”

sistemi diye  de tanınır)

 
Askere kolaylık sağlayan bu doldurma şekli bulunduktan sonra, 1852 yılında İngiltere Ordusu askeri birliklerine ağızdan dolma yivli .577 inch çaplı Enfield tüfekleri dağıtmaya başladı.  Amerika’da bunu 1855’te .58 inch çapında Minnié sistemi tüfeklerin dağıtımı ile takip etti. Takriben   15 mm. namlu çapı olan bu kapsüllü tüfeklerde 35 gr. Ağırlığında kurşun mermiler 4 gr. karabarut hakkı ile yivsiz piyade tüfeklerine göre çok daha uzun mesafelere isabetli atış yapabiliyorlardı. Bu tüfeklerle 500 metre mesafede 1½ metrelik hedefler vurulabiliyordu. Ağır kurşunlar 1000 metre mesafede 10 cm. kalınlığında çam tahtasını delebiliyordu. Her ne kadar bu tüfeklerle 1 dakikada sadece 3 atış yapılabiliyorsa da,  yüksek sürat, isabetli vuruş ve uzun menzilleri sayesinde dakikada 4 atış yapabilen yivsiz tüfeklere göre çok daha etkiliydiler.

Minié

(Burton ve Delvigne işbirliği ile)

 

Delvigne

(Küçük çaplı atım yatağı)

 

 
Kuzey ve Güney taraflarından toplam yaklaşık 720,000 askerin öldüğü Amerikan İç Savaşı yivli tüfeklerin üstün etkisinin en büyük şahidiydi. Bu üstünlük anlaşıldıktan sonra savaş taktikleri değişmeye başladı. Genelde yoğun saflar halinde yapılan saldırı ve savunma , harekâtları yerini, dağınık mevzilenmiş, düşman ateşinden gizlenen ve düşmana eskisine nazaran daha uzak mesafeden ateş eden taktiklere yerini bıraktı.

Şekil-     56: Yivli namlu/şişen mermi çalışmaları 

Yine bu senelere rastlayan seri imalât tekniklerinin geliştirilmesi yivli silâhların bollaşmasını ve ucuzlamasını sağladı. Bu arada Sharps, von Dreyse gibi kuyruktan dolma tüfekler ağızdan dolma tüfeklerin sorunlarını da ortadan kaldırmıştı. Bu silâhların menzil, isabet ve vuruş gücü üstünlükleri yüzünden yivsiz tüfekler bundan sonra sadece kısa mesafe atışlarında ve bilhassa saçma ile kuş avı için kullanılacaktı.

 

 “Mükemmel cephane”nin icadı yivli silâhların kullanımını daha da yaygınlaştırdı. Dumansız barutun icadından sonra sürat, menzil, güç ve randımanı çok daha fazla artan fişeklerin mermi çapları ve ağırlıkları (askeri kullanım için) takriben günümüzdeki  (7-8 mm. ve 8-10 gr. civarı) hallerini aldı.   Gelişen balistik ilmi ve elde edilen bilgilerin silâh ve fişeklere tatbik edilmeye başladı. Mükerrer, yarım otomatik ve tam otomatik doldurma sistemlerinde ortaya birçok yeni gelişmeler çıktı. Kapsül ve barut kimyası ile ilgili çalışmaların piyasaya yansıması ile ufak tefek malzeme ve çalışma sistemi değişiklikleri dışında bugün hala kullandığımız ateşli silâhlar ortalama 90-100 yıl önce ortaya çıkmış oldu.